Huzur evinin koridirolarında, onun odasına doğru ilerlerken ister istemez düşünüyor insan. Gerçekten huzur var mıydı burada ? Evlatlarının evlerinde, başlarını sokacak küçücük bir oda dahi bulamayan bu yaşlı ve bazıları kimsesiz insanlar gerçekten huzurlu muydu burada ? Adı gibi bir ev miydi , bir yuva mıydı onlar için ? Ya sen?!!! Dedim. 42 yaşındasın ve hiç evlenmedin. Sana bakacak bir çocuğun bile yok. Hoş, gerçi olsaydı da bakar mıydı kim bilir?!!! Bir gün geleceğin yer burası değil mi?
Geçen gün işe gitmeden önce hoşça kal derken ilk defa yaşlandığını fark ettiğin baban ve anneni bırakacak mısın böyle bir yere? Koltuğunda yana kaykılmış bir şekilde dalgınca otururken ilk defa fark ettim babamın ne kadar yaşlanmış olduğunu. Saçları bembeyaz olmuş, omuzları nasıl da düşmüş!!! Oysa bir zamanlar nasıl da heybetli bir adamdı. Ya annem!!! Gözlüklerinin numarası gittikçe artıyor ve yüzündeki kırışıklıklar da!!!. Sen kabul ettirebilir misin vicdanına onları adı huzur olan ama içinde bir ailenin sıcaklığının zerresi olmayan bu dört duvar arasında bırakmayı, çocuklarından ve torunlarından mahrum etmeyi? Sadece bayramlarda 1-2 saat ziyarete giderek ya da aklına geldikçe telefonla arayarak evlatlık görevini yaptığın inancıyla kendinden utanmadan yaşamayı başarabilir misin?
Çoğu zaman insanın kendisiyle konuşması, sorular sorması ve korkmadan verebilmesi cevaplarını, hayatının yönünü belirler.
Kendime sorduğum soruya hiddetle ve biraz da korkuyla cevap verdim. Hayır!!! Ne olursa olsun asla !!! Sonra nasıl bakardım kendi yüzüme aynada?!!! Kendime sorarken sorularımı ve düşünürken cevaplarımı, varmışım onun kaldığı odanın kapısına. Görevliye teşekkür ettim ve tıklattım kapısını. Bir çoğuna göre nispeten temiz ve lüks sayılabilecek bir huzur eviydi burası. ‘Girin’ dedi içeriden yumuşak ve mecalsiz bir ses. Girdim. Karşımda takım elbisesiyle uzun ince yapılı bir adam zorlukla doğrulmaya çalışıyordu beni karşılayabilmek için. Gençliğinde sarı olduğu belli olan, ama şimdi tamamı aklaşmış saçları özenle arkaya doğru taranmıştı. Hiç bu kadar şefkatle bakan yeşil gözler görmemiştim. Huzur aradığı bu yerde, gözlerindeki şefkatin tek huzurlu yer olduğunun farkında mıydı acaba? Parkinson başlangıcı vardı belli ki. Bastonuna yaslanarak bana doğru ilerlemeye çalıştığında sendelediğini fark eder etmez ona doğru hızlıca yöneldim. Daha fazla yorulmasın istedim. Rahatsız olmayın lütfen dedim. ‘Hoşgeldin kızım’ dedi. ‘Hoşbuldum, nasılsınız’ dedim, elimi iki avucunun arasına şefkatle alırken. YALNIZIM dedi!!!. Sanırım 9-10 saniye kadar hareketsiz ve cevapsız baktım gözlerine. Bir an ne cevap vereceğimi bilemedim. Ne ağır, ne soğuk, ne ızdırap dolu bir kelime !!! Yalnızım!!! İlk defa bir insan kendisine sorduğum nasılsınız sorusuna böylesi bir cevap vermişti. Hani çoğunlukla laf olsun diye sorulan bu soruya yine çoğumuz adet yerini bulsun diye iyiyim deriz ya. O demedi. Değilsiniz dedim. Sizi seven insanlar var, ben varım, beni onlar gönderdi dedim. Belli belirsiz gülümsedi sanırım. Yüzündeki ifadeyi tam olarak anlayamadım aslında.
Yalnızlığın ne ağır bir yük olduğunu yüzüme bir şamar gibi vuran bu adam 78 yaşındaydı. İyi bir hayat sürmüş olduğu, gün görmüşlüğü o kadar belliydi ki. Odanın bir yanında kendisine ait kitaplığı, küçük bir sehpa üzerinde ise henüz okunmuş olduğu belli günlük gazetesi vardı. Kitaplarından anladığım kadarıyla felsefeye ve Osmanlıcaya ilgisi vardı. Entelektüel insanları oldum olası sevmişimdir. Başka bir yerde başka bir sebeple tanışmış olsaydık ne değerli bir sohbet ederdik, neler öğrenirdim ondan kim bilir, diye düşündüm bir an. İstanbul yakınlarındaki bir şehrin variyetli ailelerinden birine mensuptu. Türkiye’nin ilk sanayicilerinden, ömrünü üreterek geçirmiş, bir zamanlar bu ülkenin ekonomisine yön veren önemli sözleşmelere imza atmış, çok iyi bir eğitim almış bu adamın, şimdi ise bu soğuk ve renksiz yerde bir başına bırakılmış olduğuna inanmak ne zor!!!Hayat ne garip, insanlarla alay edercesine nasıl da kahredici sürprizlerle dolu!!!
Bana oturacağım yeri işaret ettikten sonra bir kahve ya da çay içmek isteyip istemediğimi sordu. Teşekkür ettim. Yüzüne daha dikkatli baktığımda, gözlerindeki şefkatin yerini derin bir kederin aldığını gördüm. Şimdi yılların ağır çizgileriyle dolu yüzü bir zamanlar güçlü bir iş adamı olduğu gerçeğini saklar gibiydi. Onun da bana çok dikkatli bir şekilde baktığını ve aslında beni tanımaya çalıştığını ve belki de güvenip güvenemeyeceğine karar vermeye çabaladığını hissettim. Bilemiyorum…
Sonrasında anlatmaya başladı. Yaşadığı ağır üzüntü sesine sinmişti sanki. ‘Çok iyi bir hayat sürdüm ben, hayatım boyunca hep çalıştım ve ürettim. Kendi hayatıma ve sevdiklerimin yaşamına hep bir şeyler katmaya çalıştım. Üç evladım var. Onlara iyi bir eğitim, rahat bir yaşam sundum, vicdanlı birer insan olarak yetiştirmeye çalıştım. Hakkaniyetimi ve sevgimi hiç esirgemedim onlardan. Ama nerde olduğunu bilmediğim bir yerlerde bir hata yaptım sanırım. Artık eskisi gibi çalışamaz olduğumu anladığımda, sahip olduğum tüm mal varlığını aralarında paylaştırarak hepsine eşit şekilde bağışladım. Üzerime bir çöp dahi bırakmadım. Tüm nakit varlığım, şirketlerimdeki hisselerim, taşınmazlarım. Hepsini ama hepsini verdim.’ İnsan kimin için çalışır, kimin için sahip olur bir servete, tabi ki çocukları için’ dedim kendi kendime. ‘Doğrusu aklıma dahi gelmemişti, tüm malımı onlara bağışladıktan sonra bir huzur evi köşesine terk edileceğim, bayramlarda bile bir telefonla dahi hatırımın sorulmayacağı. Anlam vermedim uzun zaman. Neden diye sordum kendime. Biliyor musun? Bazen sorduğumuz soruların, niçinlerin cevabı yoktur. Önceleri ağır bir şaşkınlık hali yaşadım ve sürekli bir cevap aradım. Sonrasında ise derin bir terk edilmişlik ve keder çöktü üzerime. Hastalığımın verdiği acıyla birleştiğinde daha da yıkıcı oldu benim için. Düşünebiliyor musun kızım ?!!! Torunlarımı göremiyor, seslerini dahi duyamıyorum. Onların seslerini bile esirgediler benden!!! Ziyaretime ise, sadece sizi bana gönderen kardeşim geliyor. Öz kızım, kardeşime; ‘beni ilgilendirmiyor, ben bakamam ona’ demiş. Bunları duyduktan sonra neden diye sormaktan vaz geçtim. İnsanoğlu öyle bir canlı ki değiştiremeyeceği gerçekleri, ne kadar acı verse de kabullenmek zorunda kalıyor. Yaradılışımızda hamurumuza katılmış sanırım o güç. Ama buna rağmen, içimdeki bu terk edilmişlik duygusunu yenemedim. Ben yaşamım boyunca başka insanlara hiç yük olmadım. Şimdi ise böyle ağır bir yük olarak görülmek, istenmemek çok gücüme gidiyor. Hangi ara bu kadar bencil ve vefasız olabildiler? Ben mi onları bu kadar zalim yetiştirdim ? Eşimi özlüyorum. O olsaydı bunları yaşamazdım biliyorum. İzin vermezdi. Böyle sahipsiz, böyle bir başıma kalmazdım. Çok sevdim eşimi ben. Bütün zor zamanlarımda hep yanımdaydı. Hiç yalnız bırakmadı beni. Zamansız kaybettim onu. Hayat arkadaşınızı kaybettiğinizde, ruhunuzun yarısı da onunla birlikte kayboluyor kızım. Hayat ilk darbeyi onun kaybıyla vurdu bana. İşin ilginci onu kaybettiğimizde daha çok sarıldım evlatlarıma. Biz bir aileydik hala. Ya da ben öyle sanmıştım. Kendi çekirdek ailelerini kurup, ayrı hayatlar sürmeye başladıklarında aile olmaktan çıkmıştık da, ben fark edemedim sanırım. Ya da dünya ve insanlar, benim fark edemediğim, yetişemediğim bir zaman diliminde çok değişmiş, bense çok geride kalmışım. İşte bizim hala bağları güçlü bir aile olduğumuz ve artık parayla pulla işim olmadığı düşüncesiyle aldım karşıma tüm evlatlarımı, ayrım yapmadan eşitçe paylaştırdım tüm variyetimi. Bağışladım onlara.Tüm işlemler yapıldı bir çırpıda. Aradan çok fazla zaman geçmeden ilk olarak büyük oğlum dikildi karşıma . Eşim bakmak istemiyor sana dedi. Bir kaç gün sonra ise hepsi birlikte geçtiler karşıma; bizim de bir hayatımız var, eşlerimizle sorun olur, çok temiz ve iyi bir yer bulduk. Sana orda iyi bakılacak. Ziyaretine de geleceğiz!!!. Hayır dememe kalmadı, kendimi burada buldum. Ve geldiğimden beri hiçbirisi bir kez bile aramadı beni. İnsan karmakarışık duygular yaşıyor böyle zamanlarda. Evlat sevgisi, vefasızlık, terk edilmişlik, yalnızlık birbiriyle çarpışıyor kendi içinde insanın. Hele bir de benim gibi parkinson başlangıcının verdiği fiziksel acılar da üstüne eklenince daha bir zor oluyor yaşamak. Onları yetiştirirken nerede hata yaptığıma dair kendimle mücadele etmenin verdiği azap da cabası. Zaman zaman kendime yüklensem de mantığım ve vicdanım kabul etmedi bunu. Ve karar verdim nihayet. Aslında istediğim, sanırım adalet. Uğradığım haksızlığın bir karşılığının olması gerek. Herşeyden önce çocukların anne ve babaları ile ilgilenmeleri ve bakmaları ahlaki bir ödev değil midir ?
Kendi kanımdan, canımdan olan evlatlarıma ölmeden önce tüm malımı paylaştırarak bağışlamam bana bir silah gibi döndü. Şimdi ise bu yanlışımı düzeltmek, son nefesimi vermeden önce adaletin tecelli ettiğini görmek, çocuklarıma son bir hayat dersi vermek istiyorum. Tüm bağışladıklarımı geri almak, sonrasında ise bir vasiyetname yazmak ve gerçekten ihtiyacı olan insanlara bırakmak dileğim. İşte sizi bu yüzden görmek istedim. Hukuksal olarak yapabileceklerimizi öğrenmek ve bir an önce başlayabilmek için. Beni yargılayabilirsiniz. Bir baba olarak ne olursa olsun bağışladıklarımı çocuklarımdan geri almak istememi aşırı ve duygusuzca bulabilirsiniz. Yaşınızın benden genç olması beni anlamanızı belki de güçleştiriyor. Ama en azından empati kurmayı deneyebilir misiniz’ dedi ve sustu.
Tüm bu anlattıklarının bendeki yansımasını görmek istedi sanırım. Onu anlayıp anlayamadığımı ya da kınayıp kınamadığımı merak ettiğini düşündüm. Ve tüm bunları anlatırken bile onu yorduğunu, acı verdiğini fark ettim. İçinizdeki acı veren şeyleri yüksek sesle dile getirdiğinizde yeniden yanar canınız. Bence anlaşılmaya, öfkesinin, acısının, hüznünün başka birileri tarafından duyulmasına ve hissedilmesine ihtiyacı vardı.
İnsanlara duymak istediklerini değil; duymaları gereken, ihtiyaçları olan gerçekleri göstermeniz gerekir. Adaletsizlik çoğu zaman bireysel ve günlük yaşamlarımızda başlar. Ve bir çığ gibi büyüyerek toplumun tamamına dağılır. Kişisel yaşamında, en yakınlarının, hem insani hem de hukuksal olarak haksızlığına maruz kalmış, ömrünün son baharındaki bir insana yardım edebilecek bir yol var mıydı ? Yasal mevzuatımız içinde, elinden çıkan tüm mal varlığını ona geri getirecek, gönül rahatlığı ile üzerinde tasarruf etmesini mümkün kılacak ve bu dünyadan göçüp giderken son nefesini huzur içinde vermesini sağlayacak yasal imkan neydi ?
Bağışladım dedi!!! Bağışlama ve bağışlamadan rücu (dönme) vardı Borçlar Kanununun hükümleri arasında. Kanun koyucu, yasayı hazırlarken toplumun yapısını ve ihtiyaçlarını göz önüne alır. İşte tam da karşımdaki insanın ihtiyacı olan hukuksal çözüm bu maddelerde saklıydı. Bağışladığınız bir malı, bağışlamadan dönerek geri almak ve bunun için gerekli olan sebepler özel olarak düzenlenmişti. Borçlar Kanununun 285. Maddesiyle 298. Maddeleri arasında. Yine 295. Maddede ise; bağışlanan kişinin, bağışlayana veya yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemesi ya da bağışlayana veya onun ailesinden bir kimseye karşı kanundan doğan yükümlülüklerine önemli ölçüde aykırı davranması halinde bağışlama konusu malın, bağışlayıcı kişi tarafından geri alınabileceğini ve bu konuda dava açabileceğini düzenlemiştir. 297. Maddede ise; bağışlanan malın geri alınmasına ilişkin sebebin öğrenildiği günden başlayarak 1 yıl içinde bu davanın açılması gerektiği, eğer bu 1 yıllık süre dolmadan bağışlayan kişi vefat ederse geri alma ve dava açma hakkının mirasçılarına geçeceğini, mirasçıların bu 1 yıllık sürenin sona ermesine kadar bu hakkını kullanabileceği belirtilmiştir.
Medeni Kanunun üzerine oturtulduğu Aile Hukukuna ilişkin ilkeler, toplumsal yapımız, geleneklerimiz, Yargıtay kararlarımızda defalarca vurgulanan gerekçeler, aile hukukundan kaynaklanan görev ve yükümlülüklerin ihlalinin ağır yaptırımlarla karşılaşacağını vurgulamaktadır. Bağışlamadan rücu (dönme) sebepleri tam da bunu düzenlemiş ve bağışlayan veya onun ailesinden bir kimseye karşı kanundan doğan yükümlülüklerin önemli ölçüde aykırı davranılması halinde bağışlanan malın geri alınabileceği belirtilmiştir. Evlatların, ana babaya bakım yükümlülüğü de kanundan kaynaklanan yükümlülüklerden değil miydi? Kendisinin bakım ve ilgisine ihtiyacı olan yaşlı ve hasta bir ana veya babayı huzur evinin ıssız bir odasına, rızası olmadan atan bir evlat, bu yükümlülüğü ihlal etmemiş miydi ? Pekiyi, açılması gereken dava neydi ? Bağışlamadan dönme sebebiyle tüm taşınmazlara ilişkin tapu iptal ve tescil davası ile menkullerin aynen ya da nakden iadesine ilişkin davaydı. Dava ispatlandığında davanın kabulüne, bağışlanan kişi adına kayıtlı tapunun iptaline, bağışlayan kişi adına tesciline ya da menkul malların aynen ya da nakden iadesine karar verilmelidir.
Tüm bunları onun anlayabileceği sadelikte anlattığımda yüzü aydınlandı. Kahredici bir yalnızlıkla baş başa kaldığı anlarda, hiç bir şey yapamayacağını düşünmenin verdiği umutsuzlukla yıpranmıştı. Geldiğimden beri ilk defa gerçekten gülümsediğini gördüm. Yanağındaki gamzesini de ilk o zaman fark ettim. Yapmış olduğumuz uzun sohbetin ardından oldukça yorulmuş olduğunu hissettiğim bu koca çınarı dinlenmesi için artık yalnız bırakmam gerektiğini anladım. Arkamda bıraktığım bu adam ve nice yaşlı insanın kim bilir ne büyük hayal kırıklıkları ile dolu olduklarını düşündüm. Benim yardımım, yüreklerindeki sızıyı belki bir an için dindirebilecekti ama o keskin, parçalayıcı acıyı, terk edilmişlik duygusunu hiçbir zaman yok edemeyecekti. Vedalaşırken ilk geldiğimde yaptığı gibi elimi iki avucunun arasına alarak şefkatle sıktı. Yine geleceğimi söyleyip çıkarken son bir şey daha söyledim : Yalnız değilsiniz!!!
