Taşıyıcı annelik, çocuğunu rahminde taşıması açısından tıbbi sorunlar yaşayan bir kadının, çocuğunu taşıması için, döllenmiş embriyosunu, bir başka kadına aktarması ve hamileliğin bu anne tarafından yaşanmasıdır. Belirli bir ücret karşılığında yapılması halinde ‘kiralık anne’, ücretsiz olarak yapıldığında ‘ödünç anne’ gibi terimlerle de ifade edilir.
1988 Yılılnda, Linda Kirkman, kız kardeşi Maggie’nin kızı Alice’i dünyaya getirir. Alice’in taşıyıcı annelik suretiyle doğumu Avustralya’da bu yöntemle gerçekleştirilen ilk, dünyada ise ikinci doğumdur. O tarihten bu yana, siyasi, etik, hukuki bir çok tartışmaya neden olan bu yöntem, tekniği itibariyle, yapay dölleme ile yakından alakalıdır. Zira, yapay dölleme yöntemiyle elde edilen embriyo, normalde anne rahmine aktarılırken, burada üçüncü bir kişiye aktarılmaktadır. 3 farklı yöntemle çocuk sahibi olunan taşıyıcı annelikte, klasik yöntem, üreme yeteneğine sahip anne-babanın hücrelerinin, başka bir kadının rahmine yerleştirilmesidir. Ancak sadece kocanın üreme yeteneğinin bulunduğu hallerde, onun sperm hücresi, taşıyıcı annenin yumurtası ile döllenmek üzere, taşıyıcı anneye nakledilen ikinci türü ile eşlerin hiçbirinin üreme yeteneğinin olmadığı durumlarda, üçüncü kişilerin yumurta ve spermlerinin döllenerek, taşıyıcı anneye naklinin söz konusu olduğu üçüncü türü dür.
Konu, en çok etik açıdan tartışmaların odağındadır. Konuya hakim otoritelerin ortak görüşleri, yöntemin yasak kapsamına alınmasından ziyade, yasal sınırlar ve etik bir bakış açısıyla ele alınmasıdır. Ortak kanıya varılan görüşler kısaca özetlenirse; taşıyıcı annelik belirli aile değerlerine zarar vereceği için, sadece sınırlı özel durumlarda uygulanmalı; taşıyıcı annenin, sosyo-ekonomik durumu nedeniyle sömürülmesi olasılığına karşı, korunmasına özel ilgi gösterilmesi; bu annelerin otonomisine saygı gösterilmesi ve işin ticarete (ajanslar tarafından) dökülmesine izin verilmemesi; hekim yönetiminde yapılan uygulamanın, etik kurul onayına dayanması ve tıbbi takibin eksik bırakılmaması; uygulamaya izin verecek ülkelerin yasal dayanağını oluşturmaları yanında, yöntemin bütün taraflarının, Hukuki anlamda tam olarak bilgilendirilmeleri, gerekliliğidir.
Dini bakımdan, Yahudilik ve İslamiyet taşıyıcı anneliğe cevaz verse de, Hristiyanlıkta, kabul görmemektedir. Ortodoks Kilisesi, uygulamayı insan tabiatına aykırı görmekte, mesela, Bulgar Kilisesi, tüp bebek uygulamasına karşı olmadıklarını, ancak taşıyıcı anneliğe kesin bir şekilde karşı olduklarını açıklamaktadır.
İslam hukukunda farklı görüşler bulunsa da, kabulüne cevaz verenler, ‘taşıyıcı annelik sözleşmesi’ni şu şekilde tanımlamaktadır. Taşıyıcı anne tarafından bir bedel mukabilinde veya bedelsiz olarak ana rahminde evli çifte ait embriyoyu taşımanın ve her bir taraf için karşılıklı sorumlulukların taahhüt edildiği bir anlaşmadır. Durum, bir aile hukuku sözleşmesi olarak nitelendirilirken, taşıyıcı anne, karnındaki cenini titizlikle korumalı ve doğumun ardından, sağ salim genetik ebeveynine teslim etmelidir. Genetik ebeveyn ise ücret kararlaştırılmışsa, ücreti vermek, hamileliği boyunca annenin nafakasını temin etmek, çocuğu teslim almakla yükümlüdür. ‘ Ananın kim olduğu’ konusunda farklı görüşler olsa da, baskın görüş, genetik annenin gerçek anne, taşıyıcı annenin ise sütanne olduğudur.
Bir İslam ülkesi olan İran’da, dini otoriteler, tedaviyi, evli ve kısır olan çiftler bakımından kabul ederken , çiftin ve taşıyıcı annenin evli olmasını şart koşmaktadır. Ticari olarak yapılması ahlaki bulunmayıp, tarafların birbirlerini tanımasına da müsaade edilmemektedir.
Türk Medeni Kanunu’nun alındığı İsviçre’de, embriyo bağışı ve kiralık anne konusu, Anayasa ile yasaklıdır. Kara Avrupası ülkeleri, Almanya, Japonya, KKTC’de de, yasak kapsamında bir konudur. Buna karşın, İsrail, Yunanistan, Hindistan, Ukrayna, Gürcistan’da, ABD ve Avustralya’nın bazı eyaletlerinde belirli şartlar altında hukuka uygun kabul edilmektedir.
Türk Hukuk Mevzuatı taşıyıcı anneliğe müsaade etmemekte, Yapay Dölleme yöntemi için ise, eşlerin mutlaka evli olmalarını aramakta ve dölleme işleminin, bu çiftin kendi hücreleri ile yapılmasına izin vermektedir. Evli çiftlerin embriyolarının kendileri dışında kimseler için kullanılması ya da nakledilmesi yasaktır, suçtur. Nitekim ülkemizde, sperm veya yumurta hücresi bağışı da yasaktır.
Türk Hukuk mevzuatında konu önce, Borçlar Kanunu’nun 27. Maddesinde düzenlenen, ‘ahlaka aykırı sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür’ hükmü nedeniyle geçerli kabul edilmemektedir. Keza, kişilik haklarına ve adaba aykırılık da taşıyıcı annelik sözleşmesinin hukuken geçersiz sayılması için diğer sebeplerdir. Öğretide, rıza ile olsa dahi, eşlere ait embriyonların, başka birine transfer edilmesi durumunda, taşıyıcı annenin doğurduğu çocuk üzerinde genetik annenin, analık hakkı bulunmadığına dikkat çekilmekte, bunun için Türk Medeni Kanunu’nun ‘Çocuğu doğuran kadın, onun anasıdır’ diyen 282/1. Maddesine referans yapmaktadırlar. Burada, ebeveynin çocuk sahibi olmaları değil, çocuğu doğuran kadının, çocuk üzerindeki haklarından vazgeçmesini gerektiren bir sözleşmenin düzenlenmesinin, ahlaka ve hukuka aykırı olduğundan bahsedilmektedir. Türk Hukuk sisteminde konu yasal dayanaktan yoksundur. Bu konuda bir dayanak yoksa, taşıyıcı annelik sözleşmesi ve uygulaması, tarafların rızası ile bile hukuka uygun hale gelmeyecektir.
Türk Hukuk mevzuatında, konunun indirgendiği ana kural olan ‘çocuğun anası, çocuğu doğuran kadındır’ hükmü, kesin bazı hukuksal sonuçları da beraberinde getiren bir kural olup, buna göre; Türk Hukukunda ana yönünden nesepsiz çocuk yoktur. Bu anlamda genetik yani biyolojik analığa, taşıyıcı annelik konusunda, üstünlük tanınmamaktadır. Yani, taşıyıcı annenin taşıdığı çocuk ile genetik annesi arasında, altsoy-üstsoy hısımlık ilişkisi; genetik annenin, çocuk üzerinde herhangi bir velayet hakkı, yoktur. Çocuk genetik annenin yasal mirasçısı ya da genetik anne çocuğun yasal mirasçısı olamaz. Yine, genetik annenin, ‘çocuğun annesi benim’ diyerek analık davası açma hakkı yoktur. Kulağa haklı olarak aşırı gelen tüm bu sonuçlar, Türk Hukuk mevzuatında yer alan karşıt düzenlemeler ile konuya, etik ve bilimsel ilkeler ışığında belirlenecek şartlar içinde izin verecek yasal düzenlemeler yapılmamasından kaynaklanmaktadır.
Detaylarını verdiğimiz şekilde, Türk Hukukunda taşıyıcı annelikte, genetik olarak başkasına ait olsa bile, çocuğun annesi, onu doğuran taşıyıcı annedir. Türkiye’de yaygın bir uygulama olduğu söylenemez. Ancak yapıldığı hallerde, genetik annenin medeni hakları olmasa da, çocuğun genetik babası, doğan çocuk üzerinde, medeni haklarının tamamını ileri sürebilir. Çocuğu nüfusta tanıyabilir. Şayet taşıyıcı anne, buna müsaade etmezse, babalık davası açabilir. Doğan çocuk, genetik anne babasına teslim edilmezse, baba, (babalığını tescil ettirdikten sonra) şartları varsa, çocuğun velayetini dava edebilir. Genetik anne açısından tek çıkış yolu ise, baba çocuğu tanıyıp velayetini elde ettikten sonra, kendi biyolojik çocuğunu, evlat edinme prosedürü ile nüfusuna kaydedecek oluşudur. Son olarak Türk Hukuk mevzuatında, kesin bazı hukuksal sonuçları olan taşıyıcı annelik uygulaması, Türk Ceza Kanunu mevzuatında da suç olarak nitelendirilmemiş olup, bu ihtimalin ortaya çıktığı durumlarda, kimsenin cezalandırılması ise söz konusu olmayacaktır.
